ANADOLU KÜLTÜRÜNDE GÜL AĞACI (ÇALISI)

Aşk tanrıçalarının sembolü: Gül

Günümüzde özellikle Karadeniz’de Mayıs yedisi, Batı Anadolu’da ise Hıdrellez şenlikleri sırasında genç kızlar akşamdan bir araya gelerek uykudan önce bir gül ağacının dibine yüzüklerini gömerler, sabahleyin mani okuyarak onları çıkarırlar. Aslında gül ağacının dibine gömülen, kızlarımızın hayalleridir, gül bu özlemlerden beslenerek yeni kokulu çiçekler açacaktır mutlaka, umut verecektir aşıklara. Anadolu doğası ve kültür mirasıdır bu uygulamanın temeli, onun gülleridir insanlarımızın hayallerine güç veren…

ANADOLU KÜLTÜRÜNDE GÜL AĞACI (ÇALISI) / HASAN TORLAK

Gül (Rosa) türlerinin ilk olarak 30-35 milyon yıl önce ortaya çıktığı ve vatanının Kafkasya olduğu sanılmaktadır. Türkiye’de 25 kadar yabani Rosa türünün yetiştiği bilinmektedir (1). Güller, kışın yaprağını döken, kışları ılık geçen yerlerde tam olarak dökmeyen, olağanüstü güzellikte çiçekleri bulunan çalılardır. Kuzey yarıkürenin sıcak, ılıman hatta serin bölgelerinde yayılan 200 kadar taksonu, sayısız melezleri ve formları bulunur. Birçoğu kültüre alınmıştır. Güzel renkli ve kokulu çiçeklerinden dolayı en beğenilen yaygın süs bitkisidir. Isparta dolayında Rosa damascena adındaki türün yağı çıkarılarak kozmetik endüstrisinde kullanılır (2). Isparta, yağ ya da Şam gülü denilen, 2 metreye kadar boylanabilen R. damascena’ın vatanı Türkiye olup bu gibi bazı güzel kokulu gül türlerinin çiçeklerinin taç yapraklarında uçucu yağ (gül yağı), tanen, gallik asit, kuersitrin, anthosyanin ve diğer bazı yağlar bulunur. Böyle güzel kokulu gül yaprakları bazı yerlerde salata ve pastalara konulur. Şurubu, sirkesi ve reçeli yapılarak tüketilir. Gene bu taç yapraklarının damıtılmasıyla elde edilen gül yağı, parfümeri endüstrisinde yoğun şekilde kullanılır. Gülyağı, Türkiye’nin tarımda önemli bir dış satım ürünüdür (3, 18).

Diyarbakır’daki neolitik Çayönü yerleşiminde Rosa kalıntıları bulunmuştur (38). Neolitik çağ insanı gülü ne amaçla kullanmış olabilir? Bunun cevabını bulabilmemiz için daha fazla araştırma ve kazıya ihtiyaç duyduğumuz açıktır. Ancak Neolitik sonrası Anadolu uygarlıklarındaki gül ile ilgili kullanım bilgileri biraz da olsa Neolitik çağ kültüründe gülün rolü konusunda bize fikir verebilir. Anadolu’daki bitki kökenli kültürel sürekliliğin birçok örnekte olduğu gibi etkin yaşanması bizim bu konuda tahminde bulunmamıza yardım edecektir.

Hititler güle Pillu diyorlar ve gülden ilaç hazırlıyorlardı (1). Hitit kurban metinlerinde geçen İyarşiya kelimesinin Hurrice kökeni “iyar, eyar” olup. Bu kelimenin Akadça kökenlerinin anlamlarından biri “Taştan gül şekli verilmiş rozet” veya “altın, gümüş çiçek” tir.” Ayyarum” veya “iyarum” kelimelerini ise “çiçek, gül şekli verilmiş rozet” veya “Tanrının çiçeği” olarak çevirmek mümkündür (4). Dolayısıyla Hititlerin gülü tanrısal bir sembol ve Tanrının çiçeği olarak algılamış oldukları, gül motifini kutsal törenlerinde kullandıkları anlaşılmaktadır.

Geç Hitit Devletlerinden Kargamış’ta, muhtemelen bir Luvi tanrısını tasvir eden bir baş heykeli bulunmuştur. Heykelin başında bir bant ve gül rozeti bulunmaktadır. Malatya’da MÖ 700 lere ait bir geç Hitit (Luvi) figürünün başında, üzerinde gül rozeti motifi bulunan taç giymiş bir Luvi kralı betimlenmiştir (6). Hitit ve Luvi motiflerinden görüleceği üzere Hitit kralları gül çiçeğini baş tacı edecek kadar önemseyen, gülleri taçlarına iliştirecek kadar seven kişilerdi. Anadolu’da güle verilen önem ve ona duyulan sevgi, onun tanrının çiçeği olarak algılanması, toplum üzerinde otorite kurmak isteyen Hitit Krallarının da aksesuarlarında bu çiçeği kullanmaları sonucunu doğurmuş olmalıdır. Peki Hititler güle neden Tanrının çiçeği adını takmışlardı? Bunun cevabı gülün kokusunda ve tıbbi etkilerinde gizli olup, özellikle insan algısını da etkileyen güzel kokular ve özellikle gül kokusu her devirde insanlar ile Tanrı arasında bir iletişim aracı olarak algılanmıştır.

Ünlü tarihçi Heredot, Frigya kralı Midas’ın Pers ordusuna yenilerek, Eskişehir civarındaki sarayından ayrılırken güllerini de beraberinde götürdüğünü ve bunları Makedonya’daki yeni bahçesinde yetiştirdiğini kaydetmektedir. MÖ VI. yy da yaşayan Midas’ın R. damascena var. sempervirens adlı gül çeşidini yetiştirdiği tahmin edilmektedir. Bu gül çeşidi halen Anadolu’nun bazı şehirlerinde (Sivas, Van gibi) yetiştirilmektedir (1). MÖ 7. yüzyıla tarihlenen bir Frig yerleşimi olan Yozgat Kerkenes Dağı (Pteria?) da (8 taç yapraklı) bir gülü betimleyen taş parçası bulunmuştur (5). Frig insanı, tanrıçası Kibele ile güller vasıtasıyla iletişim kurmuş olmalıdır.

Kırmızı gül antik inançlarda Afrodit’in sembolüdür (8). Antik Yunan mitolojisinde tam açmış beyaz gül de ay tanrıçası Selene’nin bitkilerindendir (13). Ay ve güllerin çiçeklendiği Mayıs ayı aynı zamanda Artemis’le de ilişkilidir. Gül, antik dönem edebiyatında; çiçeklerin en güzeli, tanrıların memnuniyeti, Afroditin elbisesiydi. Güller, “Afrodit evlenmesi” denen törende gelinin yoluna saçılırdı. Antik bir şiirde “Gül parmaklı seher” deyimi kullanılmıştı. MÖ 2. binlere tarihlenen Girit Knosssos sarayında 5 taç yapraklı gül çeşidi betimlenmiştir. Troya’da Hektor öldüğünde Andromakhe, gül desenli erguvan renginde kumaş dokumaktaydı. Mısır’da Bereket Tanrıçası İsis kültü gülleri de gerektiriyordu, taç yapılıyordu güllerden. Antik Mısır’da mezarlar kazılırken üzeri güllerle süslenirdi. Antik Yunan’da ölüyü onurlandırmak için zaman zaman gül festivali (Rosalia) düzenlenirdi (7).

Geniş bir alanda katmerli gül yetiştiriciliği Roma döneminde İtalya’da başlamıştır. İmparator Neron döneminde bahçe gülleri büyük önem kazanmıştır. Bu imparatorun bir ziyafet için 80 bin altınlık gül kullandığı ve misafirlerinin altına gül çiçeği ile doldurulmuş döşekler serdiği rivayet edilir (1). Roma döneminde (MS II-III. yy) kutlanan gül (Rosalia) festivali, katılanların gençlik güzelliğinin gelip geçiciliğini imleyen bir gül taktıkları yarışı da içerirdi. Rosalia festivali sırasında mezarlara güller bırakılırdı. Güllerden elde edilen parfümlerin kullanılması aynı zamanda dinseldi. Parfüm sözcüğü Latince “per fumum” (duman yoluyla) sözcüğünden türetilmiştir ve yukarıdaki tanrılarla iletişim kurma, hatta duaları tanrılara ulaştırma anlamını içeriyordu. Roma’da güller lüks yaşamın da sembolüydü. Roma’da iyi yaşamı, güllerin taç yapraklarından yapılan yatak temsil ediyordu. Gül, hazzın çabuk solan doğasını da sembolize ediyordu. Bu yüzden gül, yaşamın kendisi hakkında bir uyarı mesajı da taşıyordu. Roma’da Toprak ana Kibele’ye güller serpiliyordu. Roma’da mezarlar, ölüleri anmak ve hala hatırlandıklarını göstermek için özellikle de güllerle donatılırdı. Antik dönemde aşıklar, gülden yapılma taç takardı. Bu gül tacı, ısırılmış bir elmayla birlikte aşığa gönderilirdi. Şarap tanrısı Bakhus törenlerinde erenler başlarına gülden yapılmış bir taç da takarlardı. Roma’da kocalar, ölen karılarının tabutları üzerine gül koyarlardı. III. Yüzyılda Roma’da cennetin gül ve selvi ağaçlarıyla donandığı hayal edilmişti (7). Gülsuyu ve gülyağı antik çağlarda da özellikle Roma İmparatorluğu döneminde çeşitli likör ve şarapları tatlandırıyordu (16). Dolayısıyla Şarap Tanrısı Bakhus törenlerinde gül kokulu şaraplar içilirken erenlerin başlarına güllerden yapılmış taçlar takmış olduğunu tahmin edebiliriz. Kana karışan şarap ile birlikte ortama yayılan gül kokusu Şarap Tanrısı ile olan iletişim zincirini tamamlamış olmalıdır.

Roma döneminde manastır bahçeleri güllerle donatılmıştı (7). Roma’da Hıristiyanlık resmen kabul edilince pagan adeti olduğu ve pagan tanrıları hatırlattığı gerekçesiyle güle karşı bir tutum takınıldı. Gülün pagan inançlardan Venüs kültü ile olan bağlantısı dolayısıyla gül Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemimde gözden düştü. Güllerden yapılan taçlar yasaklandı. Ancak daha sonraları Roma erken Hıristiyanlık dönemi cennet betimlerinde gül standart betimleme olarak kendini yeniden kendini kabul ettirdi. MS 5. yy da Adem ve Havva’nın gül bahçelerinde yürüdüğüne inanılıyordu. 1366 yılında İsa’nın Miracı yortusuna “Gül Festivali” denmeye başladı. Bu yortuda kutsal ruhun yeryüzüne inişinin sembolü olarak çiçekler yüksek bir yerden aşağıya saçılıyordu. Bu sırada trompetler çalınıyor ve güvercinler gökyüzüne (cennete) uçuruluyordu. İtalyan Katolikleri XV. Yüzyılda Paskalya’dan sonraki 7. Pazar günü yortusunda gül kullanırlardı. Ortaçağ Avrupa’sında Hz. Meryem beyaz bir gülle sembolize ediliyordu ve güllerin çiçeklendiği Mayıs ayına Meryem ayı denirdi. Hıristiyan şairlere göre Meryem, anneliği, tüm cenneti ve dünyayı rahminde, tek bir yuvarlak gülün içinde taşımıştı. İsa’nın üzerindeki kendi kan lekesi kırmızı bir gülle temsil ediliyordu. XVII. Yüzyıl Avrupa’sında ise gül, rahatlığın ve lüksün sembolüydü, dikenli tacın karşıtıydı. Kırmızı gül en derin ihtirasın sembolüyken, beyaz gül masumiyet ve bekaret mesajı vermekteydi (7).

Osmanlı döneminde gül, bahçelerin ve sarayın önemli çiçeklerinden biriydi. Fatih Sultan Mehmet döneminde Topkapı Sarayı’nı kuzey, batı ve doğu yönlerden çevreleyen Hasbahçe’nin bir bölümünde saray mutfaklarının gereksinmesini karşılamak amacıyla, gül yetiştiriliyordu. XVI. yüzyılda saray bahçelerinde önemli miktarda gül yetiştiriliyordu. Sultan II. Mahmut döneminde (1808-1839) gerçekleştirilen yenileşme hareketlerinin etkisi ile yerli güller her eski şey gibi gözden düşmüş ve bahçelerde Avrupa’dan getirilen modern çeşitlerin yetiştirilmesine başlanmıştır. Bu değişikliği yaşayan Keçecizade İzzet Molla şiirlerinde buna değinmiştir; Andelib-i verd-i Sadberg ile tekfin ettiler/Bir gülistan beytni kabrında telkin ettiler (1). Osmanlı döneminden bu yana süregelen ve günümüzde artarak devam eden koku sanayinde kimyasal maddelerin kullanılmaya başlaması da doğal gül kokusu üretiminin giderek öneminin yitirilmesine yol açmıştır. Güller çok farklı kokulara sahip olabilmektedir: Çay, menekşe, şeftali, karanfil, müge, misk, şebboy, çilek, ispirto, kayısı, ot, biber kokulu ve daha pek çok değişik kokularda gül bulabilmek mümkündür (9).

İslam inancında gül Hazreti Muhammed’i sembolize eder ve onun gül kokulu olduğuna inanılır. Önemli günlerde (Kandil vb.) camiler gül kokusuyla kokulandırılır. Yunus Emre “Sordum sarı çiçeğe” ismiyle bilinen ilahisinde “Çiçek ey’dür ey derviş, gül Muhammed teridür” demektedir.İslamiyette bütün peygamberler gül bahçesi, Hz. Muhammed de bu bahçenin en son gülü olarak algılanır. Hazreti Ali’nin ölümünden önce Selman’dan bir deste gül istediği ve yetiştirilen gülleri kokladıktan sonra şehit olduğu rivayet edilir. Fatih Sultan Mehmet doğduğunda doğum haberi babası Sultan Murad’a ulaştırıldığında “Murad bahçesinde bir Gül-i Muhammed açtı” der ve oğlunun adını kulağına seslendikten sonra “Şehzade Mehmedimin kudümünün şerefine aleme gül-abı meserret saçılsın” der. Nakkaş Sinan Bey’in ünlü minyatüründe Fatih gül koklarken betimlenmiştir. Ailesine gül gibi bakmak, çocukları “el bebek gül bebek” büyütmek gibi deyimlerin yanı sıra Türk insanı çocuklarına da güllü isimler koymaktadır. Yahya Kemal Rindlerin Ölümü adlı şiirinde “Ve serin serviler altında kalan kabrinde/Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter” demektedir. Aynı şair cenneti de güllerle bezenmiş olarak hayal eder; “Cennette güller açmış görürüz de/Hala o kızıl hatıra titrer gönlümüzde”. Osmanlı döneminde en gözde çiçek olan güllerin, özellikle Edirne’den getirilerek başkentin bahçelerini süsledikleri bilinmektedir. Selahaddin Eyyubi 1187 de Kudüse girdiğinde Ömer Camii duvarlarını gülsuyu ile yıkatmıştır (9, 17).

Mevlana düşüncesinde gülün özel bir yeri vardır: Mevlana Mesnevi adlı eserinde “Yarin hayali gözümüzden kaybolunca, ondan bize yadigar gerektir. Gül mevsimi geçip gül bahçesi harab olunca gülün kokusunu hiç olmazsa gül suyu verir” diyerek gül kokusunun ayrı düşülen sevgiliyi (mecaz anlamda Peygamberi, Tanrıyı) hatırlattığını söylemek ister. Başka bir beyitinde “Gül olmadan gülün kokusu olmaz, koku gözü nurlandıran bir ilaçtır, Toprak ol ki renk renk güllerin açsın” demekle, ezilerek gülden elde edilen koku ile ölen kişiden geriye kalan hatıralar arasında özdeşlik kurar. Ezilen veya solan gül ölse bile ondan etkileyici bir koku elde edildiği gibi ölen kişiden de etkili ve ölümsüz bir ruhun geriye kalacağını ima eder. Ayrıca “Gönlümüzde dağılıp solmayan lale ve gül bahçeleri var, Daima gençler gibi güzeliz, daima tatlı güleç ve zarif olmuşuz” dizeleriyle de gül ile zerafet ve güzellik arasında bir ilişki kurar. “Ama dostlarla beraber olunca/Her yeri gül bahçesi görürsün” dizelerinde de gül ve gül bahçesini mutlulukla ilişkilendirir. Mevlana insanın kendine yabancılaşmasını dahi gül ve gülsuyu ile anlatır:

“Gül yığınına benzeyen vücudun
Neyin ambarıdır
Tenin gül yığını, fikrin de gül suyu
Gül suyu, gülü inkar ediyor
Ne şaşılacak şey bu” (36).

İnsanlarımızın hafızasında gül kokusu genellikle din ile özdeşleştirilir. Gülün gerçekten İslamiyette önemli bir yeri var. Peygamberin en sevdiği ve onu temsil eden çiçek olduğuna inanılır. Ancak gülün din açısından önemli olmasının arkasında başka bir gerçek daha var. Gül kokusu hafızaya iyi gelir. Dolayısı ile Kuran’ı ezberlemek, hatim indirebilmek için gül kokusunun zihni dirilten, odaklanmayı arttıran ve belleği bileyen özelliğine başvurmak gerekir. Gül yağının içinde bulunan etken maddeler hafızların Kuran sayfaları arasına gül yaprakları koymak, gül yağı koklamak ve gül suyu serpmelerinin arkasında derin peygamber sevgisi dışında hafızayı güçlendirmek arayışı da yatıyor. Bu konuda araştırmalar yapan Prof. Dr. Ayten Altıntaş, gül suyunun Osmanlı tıbbında kullanıldığını, bu suyun bir özelliğinin de sakinleştirici, daha doğrusu ferahlatıcı olduğunu, serin ve nemli özellik taşıyan gül suyunun ferahlık verdiğini belirtmiştir. Osmanlı’da kriz tutan akıl hastalarını sakinleştirmek için gül suyu serperlerdi. Elinde gül suyu gülabdanı ile deliler peşinde dolanıp duran güllabiciler vardı. Güllabici, hastaları sakinleştirmekle görevli hastabakıcıya verilen addı. Benzer şekilde Osmanlı döneminde evlerde mutlaka bir gülbeşeker kavanozu olurdu. Gülbeşeker bir nevi gül reçeli ya da şeker macunu, gül yapraklarının şeker ile ovularak güneşte mayalanması sonucu elde edilen kuvvetli bir gül özüdür (12). Osmanlı döneminde gül üretimi özellikle teşvik edilmiştir. 1895 tarihli kayıtlarda; devletin gülyağcılığını teşvik ettiği, çeşitli illerde gülistanlar kurduğu, Anadolu’da hemen her yerde gül ağaçlarının çoğalmasının teşvik edildiği bilinmektedir(17).

Günümüzde özellikle Karadeniz’de Mayıs yedisi, Batı Anadolu’da ise Hıdrellez şenlikleri sırasında genç kızlar akşamdan bir araya gelerek uykudan önce bir gül ağacının dibine yüzüklerini gömerler, sabahleyin mani okuyarak onları çıkarırlar. Aslında gül ağacının dibine gömülen, kızlarımızın hayalleridir, gül bu özlemlerden beslenerek yeni kokulu çiçekler açacaktır mutlaka, umut verecektir aşıklara. Anadolu doğası ve kültür mirasıdır bu uygulamanın temeli, onun gülleridir insanlarımızın hayallerine güç veren. 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas’ın gül ağacı altında buluştuklarına inanılır. Hıristiyanlıkta Hızır yerine Aya Yorgi veya Saint George geçmektedir ve bu kutlamalar da 6 Mayıs’ta yapılır (8). Anadolu Bizans ve Rum kültüründe Aya Yorgi’nin sembolü de güldür ve kökeni antik dönemin deniz ve su kültüne dayanır. Aya Yorgi (Saint George) nin denizden çıkan canavarı öldürdüğü mitosu vardır. Bunun kaynağı antik Yunan mitolojisidir. Zira antik mitolojide Hydra, bataklıkta yaşayan korkunç bir yılandır. Hıdrellez’in Hıdr kelimesinin kaynağı Arapça değil, antik mitolojideki Hydra’ olmalıdır. Aslında hıdrellezin ve Aya Yorgi kutlamalarının yapıldığı 6 Mayıs suyun da Tanrıçası olan Artemis’in doğum günüdür. Nitekim Hıdrellez kutlamaları, Arap kültürünün baskın olduğu bölgelerde değil genellikle Kuzey ve Batı Anadolu’da antik dönemde su ve beyaz ay (beyaz gül) ile özdeşleşen Artemis kültünün yaygın olduğu bölgelerimizde yapılmaktadır. Ülkemizin gül diyarı Isparta’da pembe (gül) renkli taşlardan yapılmış Aya Yorgi Kilisesi de bulunmaktadır. Gül kaynaklı Selene (Artemis)-Aya Yorgi-Hıdrellez-Su Kültü uygulamaları Anadolu’daki kültürel sürekliliğin yansımalarındandır.

Gül gibi belli başlı kokuların uyku verici etkisi vardır. Almanya’nın Mannheim Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, uyku sırasında odaya yayılan kokuların rüyalar üzerinde etkisini incelenmiştir. Bu amaçla on beş gönüllü katılımcı gül kokulu ya da çürük yumurta kokulu kimyasallar sıkılan odalarda uyumuşlar. Gül kokulu odalarda uyuyanlar güzel rüyalar, çürük yumurta kokulu odalarda uyuyanlar ise hoş olmayan rüyalar görmüşlerdir (10). Gül kokusunun uykudan önce kokulu gül ağacının dibine dileklerini gömen Hıdrellez kızlarının hayal gücünü ve umutlu bekleyişlerini beslediğinin bilimsel olarak kanıtıdır bu araştırma.

Duyduklarımızı ya da gördüklerimizi mi hatırlamak kolay, yoksa bir kokuyu mu? Yapılan araştırmalara göre göze ve kulağa gelen uyarılar bazen çabuk unutulabiliyor, karıştırılabiliyor. Oysa koku duyusu ve hafıza birbiriyle tahminimizden daha yakından ilişkili. Bir kokunun bir anı, bir kişiyi ya da bir olayı hatırlatması da işte bu yakın ilişki sayesinde gerçekleşiyor.Koku hafızası denilen bu gizem, deneyimlerimizle ilgili aslında.Anılar ve anılarla ilgili duygular kokularla harekete geçiyor ve daha sonra hatırlanıyor.Çoğu koku çocuklukta öğrenildiğinden kokular bizi çoğu zaman çocukluğumuza götürüyor.Koku ve koku soğanı beynin hafıza ve duygularla ilgili bölümü olarak bilinen limbik sistemle yakından ilişkili.Kokunun yorumlanarak geçmişten bir anının hatırlanması ise limbik sistem sayesinde gerçekleşiyor (11). Anadolu kültürlerinde ve inanç uygulamalarında gül kokusunun bu özelliğinden, yani beyne yönelik düşünce, hafıza ve hayalleri canlandırma etkisinden yararlanıldığı açıktır. Roma döneminde ölen eşlerini gül kokusuyla anan kocalar, İslamiyette kutsal kişiyle gül kokusunun özdeşleştirilmesi, gül kokusunun insanların beyninde hatırlama, kanaat ve hayalleri canlı tutmayı sağlama amaçlı kullanıldığını göstermektedir. Unutturulmak istenmeyen, her daim hatırlanmak ve hatırlatılmak istenen olgular için gül kokusu ile insan düşüncesine etki edilmeye çalışılmaktadır. Gül kokusunun verdiği rahatlama, huzur, hayal kurdurma ve hayalleri canlandırma özellikleri, onun her inanç sisteminde ve kültürde baş tacı olmasını, yerleştirilmek veya korunmak istenen kült veya inançla özdeşleştirilmesi sonucunu doğurmuştur.

Günümüz Anadolu ve Türk kültüründe gül antik dönemdeki gibi genellikle kadınlarla ilgili özelliklerle algılanır. Kayserinin ilçesi Yahyalı’nın Ulupınar köyü sınırları içerisinde bulunan ve “Meryem Ana” olarak anılan ziyaret yeri hem bu köyün, hem de çevredeki köylerin bu konudaki uğrak yeridir. Çocuğu doğup hemen ölen veya doğduktan sonra biraz yaşayıp daha sonra çocuğu ölen kadınlar, Meryem Ana denilen mağaraya giderek önündeki sudan içerler. Sonra o suda abdest alıp namaz kılarlar. Namazdan sonra ise suyun başındaki küçük kuşburnu ağacına çaput bağlayarak, olacak çocuklarının yaşaması için dua ederler. Hıdrellezde gül ağacının dibine çiçek ekilir, mendil konulur. Dua edilir, ev yapılır, çocuğu olmayan beşik yapar. Gagavuz kültüründe, gül dikeninden yapılmış iki sopa ile gelinin duvağı sağdıç tarafından ebedi olarak alınır. Duvağı çıkaracak olan kimse sopalardan birini bir eline, diğerini de öte eline alır, duvağa elini sürmeden sopaya takar ve başının üzerine kadar kaldırır. Yozgat’ın Akdağmadeni’ndeki bir köyün karşısında bir dağın tepesinde, kayalar arasından gür bir şekilde çıkmış, uzaktan çalı gibi duran “Kuşburnu ağacı” na dilek dilenip çaput ve bez bağlanır. Burada halk bir veli kişinin bulunduğuna inanmakta ve bu yere “koca fakı” adını vermektedir. Dağın yamaçlarında suyu güzel bir çeşme ve bağlar bulunduğundan ve gene yanıbaşından yol geçtiğinden burası halkın uğrağı, durağı olmuştur. Bu kuşburnu ağacına, çocukları ölenler, yeni doğan çocuklarını, ölmemesi için götürüp bu yere sözde satarlar.”Ya al ya ver” derler, dilek ve adakta bulunurlar. Buraya gelen herkesin mutlaka ağaca bir bez bağlaması adeta bir inanç haline gelmiştir (37).

Gül, aynı zamanda önemli bir baharattır. Kurutulmuş gül yaprakları ve çiçeklerinden su buharının damıtılmasıyla elde edilen gülsuyu ve gülyağı baharat olarak kullanılır. Ağırlıklı olarak İslam ülkelerinde baharat olarak kullanılan gül Avrupa ve Amerika kıtalarında bu amaçla pek kullanılmaz. Gülsuyu ve gülyağı doğu ülkelerinde özellikle içeceklerde ve bazı tatlılarda kullanılır. Kuvvet verici bir özelliğe sahip olan gülden yakın zamana kadar gülbeşeker adıyla bir macun hazırlanıyordu. Ancak günümüzde pek fazla üretilmemektedir. Isparta ve Burdur dolayında yetiştirilen güllerden elde edilen gülsuyu, özellikle şerbetlerde ve güllaç adı verilen tatlının yapımında kullanılmaktadır (16).

Gülün (Rosa sp.) yabani türlerinden Türkiye’de kuşburnu pekmezi, komposto, marmelat, taç yapraklarından şurup, kurutulmuş meyvelerinden hoşaf ve çay yapılır, meyveleri yenir. Balıkesir dolayında, R. agrestis, R. micrantha, R. iberica, R. sempewrvirens ve Rosa arvensis adlı yabangüllerinin meyvelerinden çay, reçel ve marmelat yapılır. Rosa canina adlı yabangülünün meyvelerinden birçok bölgede çay, reçel ve marmelat, hoşaf, ezme, şerbet ve pekmez yapılır; çoğu bölgede olgun meyveleri ve çiçeklerinin taç yaprakları yenir. Rosa dumalis subsp. boissieri var. boissieri adlı kuşburnunun meyvelerinden çay, marmelat yapılır, meyvesi yenir. Orman Gülü olarak adlandırılan Rosa gallica’nın meyveleri yenir, ayrıca reçel ve marmelat yapılır. Yabani sarıgül R. hemisphaerica nın meyvelerinden çay yapılır, meyvesi yenir ve meyvesinden marmelat yapılır. Rosa pimpinellifolia adlı kuşburnunun meyveleri yenir, meyvelerinden marmelat, reçel ve çay yapılır. R. pulverulenta adlı deligülün meyvelerinden çay ve reçel yapılır (24). Bodrum dolayında Hokka Gülü olarak adlandırılan Rosa centifolia’nın taç yaprakları gelincik yaprakları ile karıştırılarak şurup yapımında kullanılır. Gül, şuruba koku, gelincik ise kırmızı rengi verir (14).

Yabani Gül, Anadolu’da çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılır: Soğuk algınlığı, grip, hazımsızlık, C vitamini eksikliği, mide asidi azlığı, enfeksiyon hastalıkları, sindirim sistemi ve idrar yolu rahatsızlıkları, safra taşları, ödem, romatizma, gut, kanama ve kadınlarda olan beyaz akıntı (Lökore) gibi sağlık sorunlarında kullanılır. Herhangi bir yan etkisi bilinmemektedir. Kuşburnu (Rosa canina) nın tüm meyvesinden hazırlanan standart kuşburnu tozunun osteoartritte hücre hasarını önlemede etkili olduğu tespit edilmiş, yangıları azalttığı gözlenmiştir. Kuşburnu tohumlarında yer alan bir asit (yağ) cilde canlılık kazandırdığı gibi, güneş yanıklarında da etkilidir. İçeriğinde % 10-20 kuşburnu yağı içeren kremlerin cilt çatlakları, egzema, yanık ve yaralar üzerinde etkili olduğu bildirilmiştir (29).

Özellikle kokulu güllerin tıbbi etkileri arasında; hem vücudu ve hem de cildi güçlendirici tonik, doku ve damar büzücü, bağırsakların düzenli çalışmasını sağlama, peklikte yumuşatıcı (müshil); ishali kesici, antiseptik, yaraları temizleme, cildi rahatlatma, germe ve yumuşatma sayılabilir. Bu etkileri sağlamak üzere gonca halinde açmış güzel kokulu güller sabah çiğ geçtikten sonra toplanır. Gölge yerde özenle kurutulur. Işık almayan özel kutularda saklanır. Bu yapraklar kaynar suda demlenerek bir infüzyon hazırlanır. Bu infüzyondan günde 3 bardak içilir. Yara ve cildi temizlemede bu infüzyon dıştan uygulanır. (3).

Muğla’nın Bodrum ilçesinde yöresel ismi deligül veya ormangülü olarak adlandırılan R. sempervirens’in taç yapraklarından hazırlanan özsu içilerek kabızlığa karşı kullanılır. (14) Anadolu Sıraç kültüründe, dudak uçuklamasında, uçuk çıkan yere gülsuyu sürülür. Mayasıl hastalığında da kuşburnu bitkisinin ham meyveleri kurutulup ezilir. Tülbentle elendikten sonra balla karıştırılarak sarılır (15).

Kuşburnu veya yabangülü olarak adlandırılan, vatanı Türkiye, Avrupa ve Asya olan Rosa canina, 3-5 metreye kadar boylanabilen, ilkbahar-yazda çiçeklenen, bol güneşli ve ılıman iklimlerde yetişen bir güldür. Çit bitkisi olarak, yol kenarları ve refüjlerde, erozyon kontrol çalışmalarından değerlendirilebilir. Meyveleri bol miktarda A, C ve D vitaminleri içerir, özellikle C vitamini açısından zengindir. Cilt ve gözler için faydalıdır. Kanı temizler, idrar söktürücü etkisi vardır. Geçmişte, köklerinden kuduz hastalığının tedavisinde kullanılan bir tür ilaç yapıldığı bilinmektedir (18). Rosa canina, besleyici, güçlendirici, hafif müshil, bağışıklık sistemini destekleyicidir, soğuk algınlığı ve yüksek ateşe karşı kullanılır. Enfeksiyonlara ve soğuk algınlığına karşı bedenin savunma sistemlerini güçlendirir. Özellikle ilkbahar kürleri için çok uygundur. Genel güçsüzlüklere ve yorgunluklara karşı kullanılabilir. Kabızlık ve hafif safra kesesi, böbrek ve mesane rahatsızlıklarında rahatlıklar sağlar. Ayrıca kuşburnunun böbreküstü bezlerini çok olumlu etkileyerek önemli hormonların üretimine destek sağladığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır (20). Kars dolayında R. canina’nın köklerinden elde edilen dekoksiyon üşütme ve öksürüğe, yaprakları astıma, dallarının suyu gastritte, meyveleri karın hastalıklarında, çiçekleri cilt temizleyici malzeme yapımında kullanılır (27). Rosa canina, sinirleri yatıştırır, idrar söktürür, kalp sıkışmasına, daralmalarına ve vücutta selülit gibi su toplanmalarına karşı iyi gelir (28).

Rosa canina (Kuşburnu) nın Balıkesir (Gönen) dolayında olgun meyveleri kaynatılıp, tülbentten süzüldükten sonra, şeker katılarak dahilen sıtma, basur, sarılık, mide ağrısı tedavisinde kullanılır. Aynı yörede olgun meyvelerinden hazırlanan sulu karışım dahilen bronşit ve ishal tedavisinde kullanılır. Gönen dolayında bu bitkiye sıtma hastalığında kullanıldığından “Sıtma Gülü” ismi de verilmiştir Çanakkale dolayında Rosa canina nın meyvelerinden hazırlanan dekoksiyon dahilen kalın bağırsak kanamasında kullanılır. Isparta (Eğirdir) dolayında R. canina köklerinden hazırlanan karışım, dahilen böbrek taşlarını düşürmede ve kadınların kısırlığının tedavisinde; meyveleri doğrudan yenerek mide ağrısı, basur, bağırsak gazı giderici, astım, göğüs ağrısı ve soğuk algınlığının tedavisi ile tansiyon düşürücü olarak kullanılır. Aynı yörede meyvelerinden hazırlanan koyu kıvamlı dekoksiyon dahilen ülser tedavisinde, meyvelerinin suyu dahilen kanser tevdisinde kullanılır. İstanbul dolayında R. canina, şeker hastalığı (kan şekerini düşürücü), egzama, basur, idrar yolları hastalıkları, mide hastalıkları, nefes darlığı tedavisinde; Kırklareli dolayında mide rahatsızlıkları, basur, şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, damar sertliği tedavisinde; Muğla yöresinde meyvelerinden hazırlanan dekoksiyon dahilen sistit tedavisinde kullanılır (30).

R. canina nın meyveleri kaynar suda kaynatılır ve çay gibi içilir. Bu çay idrar söktürücü, kan dindirici, şeker hastalığı, boğmaca, mide spazmlarını iyileştirici, kuvvet verici, kan şekerini düşürücü, besleyici, bağışıklık sistemini güçlendirici, soğuk algınlığını iyileştirici, yaprakları kabızlığa ve sıtmaya karşı, meyvesi öksürüğü kesici, ateş düşürücü, ağrı kesici, ishali önleyici, antioksidan, antiseptik, spazm önleyici, yatıştırıcı ve kurt düşürücüdür (32).

Kayseri’de Rosa canina’nın meyvelerinden hazırlanan çay, basura, şeker hastalığına, mide ağrısına, kalp hastalıkları, böbrek rahatsızlıkları, yaralar, karın hastalığı, astım, romatizmaya karşı ve kuvvet verici olarak kullanılır (33). Ankara-Haymana’da meyvelerinin çayı içilerek ve meyveleri yenerek nefes darlığı, rahim içi yangı ve bronşit gibi sorunların giderilmesinde yararlanılır (34).

Anadolu’da orman açıklıkları, kayalık kırsal yöreler ve yol kenarlarında kendi kendine yetişen yabani gül Rosa dumalis, en doğal C vitamini kaynağıdır. Enfeksiyonlara ve soğuk algınlıklarına karşı bedenin direncini artırır. Hafif müshil etkisi vardır. Hafif idrar söktürücü etki taşır. Tonik ve besleyicidir. Bedendeki güçsüzlük ve bitkinlik durumlarına karşı en iyi doğal ilaçtır. Hafif bir doku ve damar büzücüdür. İshali kesici etki yapar. Safra kesesi, böbrek ve mesane sorunlarında bedeni destekler. Bütün bu etkileri sağlamak üzere olgun kuşburnu meyveleri sonbaharda toplanır, suda kaynatılır. Tüylü çekirdekleri süzülür. Bu şekilde hazırlanan dekoksiyon istenildiği kadar içilir. İstenirse içine biraz bal ya da şeker katılıp şurup haline getirilerek içilir (3).

Mayısdikeni veya yabangülü gibi yerel adlar verilen Rosa montana subsp. woronovii, Trabzon yöresinde mayasıl, bronşit, bağırsak koliti ve ishale karşı kullanılır. Sıtma gülü olarak adlandırılan R. sempervirens, Balıkesir yöresinde sıtma, basur, sarılık, mide ağrısı, bronşit ve ishale karşı; Muğla yöresinde ise kabızlığa karşı kullanılır (30). Isparta gülü olarak bilinen R. damascena’nın çiçekleri ve yağı; dahilen kabızlık, haricen boğaz hastalıklarında solucan düşürücü, zayıflatıcı, yağı her türlü deri hastalıklarında, bölgesel ağrı kesici, antialerjik, spazmlara karşı, kalp atışlarını düzenleyici, sakinleştirici, ateş düşürücü, hafif diüretik ve müshil etkilidir, çiçekleri tazeyken iyi bir C vitamini kaynağıdır. Bu gülün çayı hazırlanarak içilir veya boğaz hastalıklarında haricen gargara yapılır. Gülyağı, koku verici olarak parfümeride, gülsuyu antiseptik olarak ve haricen göz hastalıklarında kullanılır. Gülsuyu antiseptik tonik olarak, yaprağı tonik ve damar büzücü olarak çay gibi demlenip içilir (32).

Rosa çeşitleri alın ve şakak bölgesinde bulunan kırmızı noktalara iyi gelir, cildi gerginleştirerek kırışıklıkların oluşmasını engeller, gözlerde meydana gelen kızarıklıkları giderir, el ve yüzdeki çatlakları iyileştirir. Şimdi bir de evinizde gül ile yapabileceğiniz gülün sakinleştirici ve uykusuzluk giderici tariflerini verelim: sakinleştirici elde etmek için; 10 gram gül çiçeği, 5 gram kekik, 5 gram lavanta, 5 gram biberiye, 5 gram nane bir kaba koyulur ve üzerine yarım litre kaynar su eklenir; 5 dakika demlendikten sonra süzülerek içilir, bu çaydan günde 2-3 bardak içilebilir. Uykusuzluk sorununuza çare bulmak için; 10 gram gül yaprağı, 10 gram portakal yaprağı ve 20 gram fesleğen yaprağının üzerine yarım litre kaynar su konur ve 10 dakika demlenir. Daha sonra elde edilen çay süzülerek yatmadan önce içilir. (28).

Yiyecek, içecek ve halk tıbbındaki kullanımlarının yanı sıra gül ve yabangüllerinden boya, çevre düzenleme ve cilt güzelliği amaçlarıyla da yararlanılır. Elazığ’da genellikler kayalık yamaçlar ve tarla kenarlarında yetişen Rosa canina nın meyveleri boyacılıkta kırmızı renk vermek için kullanılır (25). Malatya dolayında Rosa canina’nın köklerinden elde edilen boya ile Malatya’da yünler kahverengiye boyanır. Kurutulmuş kök kabukları, 4 gün süreyle su içinde tutulur ve sonra yün iplikler, bitki parçaları ve şap veya tuz bir saat bekletilir. İplikler için renkli su kaynatılır (26). Ayrıca yabani gül türleri çit bitkisi veya yol refüjü bitkisi olarak değerlendirilebilir (18).

Cildin yumuşak ve güzel görünmesi amacıyla da gülden cilt yumuşatıcısı elde edilebilir: 100 gram gülsuyu, bir kapta kısık ateşte eritilen 100 gram parafinin üzerine eklenir. Karışım biraz ısıtıldıktan sonra şişeye alınır. Bu karışım uzun süre muhafaza edilir. Kullanmadan önce şişe çalkalanır. Birkaç kez cilde tatbik edildikten sonra cildin yumuşadığı görülecektir. Ayrıca gül yağıyla güzellik elde etmek için imal edilecek gül sabunu da kullanılabilir (28).

Gül kokusunun hatırlamayı sağlama, hayalleri canlandırma etkisi, gülden elde edilen çay, yağ ve diğer karışımların tıbbi olarak sinirleri yatıştırma, sakinleştirme, rahatlama sağlama etkileri; ayrıca gülden imal edilen kozmetiklerin kadınların güzelliğinde kullanılması, daha da önemlisi gülün etnobotanik kullanımlarında da görüleceği gibi kadın kısırlığını tedavi etme, rahim akıntısı ve rahim içi yangıyı bertaraf etme, hormon salgılarını değiştirme etkisi onun binlerce yıldan bu yana kadınlarla ve tanrıçalarla ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Hatta güller, aşk tanrıçaları Afrodit ve Venüs’ün en önemli sembollerinden sayılmışlardır. Her ne kadar tektanrılı dinlerin yayılış dönemlerinde pagan tanrıları hatırlattığı için gülün kullanımı kısa bir süre yasaklanmış ve ona bir süreliğine kötü gözle bakılmış olsa da gülün insan algısı üzerinde oluşturduğu yadsınamaz etkisi ve cazibesi bir süre sonra onun tektanrılı dinlerde de baş tacı yapılmasına yol açmıştır. Hıristiyanlık, başlarda güle karşı tutum takınsa, onu tanrıçalardan alıp erkek kutsallardan St. George (Aya Yorgi) ile özdeşleştirse de halk, tanrıçalarının yerine koyduğu Meryem Ana’ya özgülemek suretiyle gülü anayanlı inancının içinde tutmuştur. Günümüz Anadolu’sunda dahi Meryem Ana olarak adlandırılan kutsal alanlarda insanlarımız yabani güllere dilekleriyle ilgili bez parçaları bağlamakta, onlara dua etmekte, çocuğu olmayan kadınlar gül ağacından medet ummakta, hıdrellez kızları gülün altına dileklerini gömmekte, gelinlerin duvakları da gül dallarıyla açılmaktadır. Özellikle gül kokusunun anıları ve hayalleri canlandırma, sakinleştirme, huzura kavuşturma, su ve yağı kozmetik olarak kullanıldığında cilde verdiği ışıklı (nurlu) görünüm gülün popülaritesini her zaman korumasını sağlamıştır. Günümüz Müslüman Anadolu insanının Arapça okuduğu ve genellikle anlamını bilmediği dualar sırasında hayal kurma, duaya ve Tanrıya odaklanma ve trans hale geçerek tanrıyla iletişim kurma ihtiyacında gül kokusu ve yağının kolaylaştırıcı, hayalleri güçlendirici bir etki yarattığı tahmin edilebilir. Ancak gülün bu etkisi Anadolu’da binlerce yıldan beri biliniyordu. Hititlerde bu yüzden ona Tanrının çiçeği deniyor, antik dönemde aşkın sembolü, Tanrıyla ve öte dünyayla iletişim kurmanın aracı, Mevlana’da da hayallerdeki ve anılardaki sevgili ile kutsal aşkın sembolü olarak görülüyordu.

Kaynakça:

1- Turhan Baytop; “Türkiyede Eski Bahçe Gülleri”, Uçucu Yağlar, Prof. Dr. K. Hüsnü Can Başer’e 50. Yaş Armağanı, 1999
2- Necati Güvenç Mamıkoğlu, Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları, NTV Yayınları, İstanbul, 2007
3- Nejat Ebcioğlu, Sağlığımız İçin Yararlı Bitkiler, Remzi Kitabevi, İstanbul 2007
4- Esma Reyhan, “Ortaköy/Şapinuva’dan Kizzuwatna Kökenli Ritüellerde Geçen Yeni Bazı Kurban Terimleri”, VII. Uluslar arası Hititoloji Kongresi Bildirileri, Çorum 25-31 Ağustos, 2008, Ankara, 2010
5- Dr. Geoffrey Summers, Francoise Summers “Kerkenes Dağı”, Arkeoatlas Dergisi, 2012
6- H. Craig Melcherc: Luviler, Anadolu’nun Gizemli Halkı, Kalkedon Yayını, İstanbul, 2010
7- Jack Goody (Çev: Mehmet Beşikçi), Çiçeklerin Kültürü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2010
8- Deniz Gezgin; Bitki Mitosları, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2007
9- Gürkan Ceylan, “Osmanlı’dan Günümüze Dört Gözde Çiçek; Güller, Karanfiller, Laleler ve Sümbüller, Flora Yayınları, İstanbul, 1999
10-“Hoş Kokularla Tatlı Rüyalar”, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi, 10.10.2008 tarihli sayı
11- Özlem Ak İkinci, “Anılarımız Kokularda mı Gizleniyor”, Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat, 2012
12- Aylin Öney Tan, “Gülün Tadı”, Cumhuriyet Gazetesi, Pazar eki, 12.06.2011
13- Ellen Dugan (Çev: Selim Yeniçeri); Bitkisel Büyü, Shambala Kitapları, İstanbul, 2008
14- Ertan Tuzlacı; Bodrum’da Bitkiler ve Yaşam, Güzel Sanatlar Matbaası, İstanbul, 2005
15- Dr. Orhan Yılmaz; Sıraçlar, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009
16- Cenk Durmuşkahya; Baharat Atlası, Atlas Dergisi eki, 2009
17- Asuman Baytop, “Osmanlı Dönemi Yayınlarda Uçucu Yağlar”, Uçucu Yağlar, Prof. Dr. K. Hüsnü Can Başer’e 50. Yaş Armağanı, 1999
18- Ersin Yücel; Ağaçlar ve Çalılar, Eskişehir, 2005
19-Cenk Durmuşkahya, “Şifalı Meyveler”, Seninle Dergisi, Mayıs 2011 Sayısı Eki
20- Berrin Ecil; Odun Dışı Orman Ürünleri El Kitabı, Tıbbi ve Aromatik Bitkiler, Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi Projesi, İğneada İş Ortaklığı, 2006
21- G. Bulut, E. Tuzlacı, “Folk Medicinal Plants of Bayramiç (Çanakkale-Turkey) İÜ Ecz. Fak. Mec, 40 (2008-2009)
22- M. Koçyiğit, N. Özhatay; “The Wild Edible and Miscellaneous Useful Plants in Yalova Province (Northwest Turkey)” İstanbul Eczacılık Fakültesi Mecmuası, 40 (2008-2009)
23- Rıdvan Polat, Fatih Satıl, Uğur Çakılcıoğlu; “Medicinal plants and their use properties of sold in herbal market in Bingöl (Turkey) district”, Biological Diversity and Conservation, 4/3, 2011
24- Ertan Tuzlacı, Türkiye’nin Yabani Besin Bitkileri ve Ot Yemekleri, Alfa Yayınları, İstanbul, 2011
25- Saadettin Tonbul, Yasin Altan: “Elazığ Yöresinde Halkın Çeşitli Amaçlar İçin Yararlandığı Bazı Bitkiler”, Fırat Havzası tıbbi ve Endüstriyel Bitkiler Sempozyumu, 6-8 Ekim 1986, Fırat Üniversitesi Yayını, Elazığ, 1991
26- Y. Yeşil, E. Akalın; The Plants of Using for Dye in Kürecik (Akçadağ Malatya) Eastern anatolia of Turkey”, İst.Ecz. Fak. Mec, 40 (2008-2009)
27- Fatma Güneş, Neriman Özhatay; “Türkiyenin Doğusu Kars’dan Bir Etnobotanik Çalışma” Biological Diversity and Conservation”, 4/1 (2011)
28- Cenk Durmuşkahya; A’dan Z’ye Bitkilerin Gücü, Seninle Dergisi Eki, Şubat 2011
29- K. Hüsnü Can Başer; “Kuşburnu”, Bağbahçe Dergisi, Mayıs-Haziran 2009 sayısı
30- Ertan Tuzlacı, Şifa Niyetine; Türkiye’nin Bitkisel Halk İlaçları, Alfa Yayınları, İstanbul, 2006
31- Mehmet Korkmaz, Hüseyin Fakir; “Odun Dışı Bitkisel Orman Ürünlerine İlişkin Nihai Tüketici Özelliklerinin Belirlenmesi-Isparta İline Yönelik Bir Araştırma”, SDÜ, Orman Fakültesi Dergisi, sayı:2, 2009
32- Ersin Yücel; Mihalıççık İlçesinin Tıbbi Bitkileri, Eskişehir, 2008
33- Ayşe Mine Gençler Özkan, Mehmet Koyuncu; Traditional Medical Plants Used in Pınarbaşı Area (Kayseri-Turkey)”, Turkish Journal Pharmachy.Sci. 2(2), 2005
34- Fulya Sarper, Galip Akaydın, Işıl Şimşek, Erdem Yeşilada; “Ankara İlinin Haymana İlçesinde Etnobotanik Bir Saha Araştırması”, Türk Botanik Dergisi, 33 (2009)
35- Fatma Güneş, Neriman Özhatay; “Türkiyenin Doğusu Kars’dan Bir Etnobotanik Çalışma” Biological Diversity and Conservation”, 4/1 (2011)
36- Mevlana, Mesnevi-i Şerif, Koodrinatör Nihat Öztoprak, Tercüman Süleyman Nahiti, İstanbul, 2007
37- Pervin Ergun, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2004
38- Mehmet Özdoğan, Nezih Başgelen; Türkiyede Neolitik Dönem, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İst., 2007

Metin © Hasan Torlak – Fotoğraf © Ludmila Yılmaz (Gölyazı, Bursa, Türkiye)
Yazı ve görseller sahiplerinin izni ile paylaşılmaktadır. İsimsiz ve izinsiz alıntılamayınız!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s